Dialektik... kritisch und revolutionär
Değerli okur! "Eleştirel ve devrimci diyalektik" Karl Marx'ın ayrıntılı bir açıklamasını yazıya dökme fırsatını asla yakalayamadığı ancak tutkulu bir biçimde bağlı olduğu yöntemini adlandırmak için kullanmış olduğu bir ifade. Ayrıca burada paylaşılan denemelerin dile getirdiği arayışın nesnesini oluşturuyor. Bu arayışı kendini eski metinlerle sınırlayan bir tür ruh çağırma ayini olarak değil içinde bulunduğumuz zamanda bizleri çevreleyen kimi kuram ve pratikleri inceleyerek sürdürmeyi seçtim, çünkü diyalektiğin donuk kalıplar bütününden ziyade içinde bulunduğumuz an'ı kavramamızı sağlayan canlı bir teori olduğunu düşünüyorum. İnsanın hakikati arama çabasında hayat bulan ve bu çabanın evrimine katkıda bulunan bir diyalektik anlayışını paylaşmak dileğiyle...
Posted on 10:45 AM

lost girl

Filed Under (,,) By yalçın at 10:45 AM

Lost Girl Kanada yapımı yeni bir dizi. Son dönemlerde moda olduğu üzere dizinin kahramanı bir tür doğaüstü yaratık succubus*. Aşkın dayanılmaz gücü karşısında imana gelip iyilik meleğine dönüşen vampirler ve kurt adamlardan sonra yine bir canavarın ana kahraman olduğu büyük bir yapım daha piyasaya sürülmüş durumda. Merak ettiğim konu bu tür yaratıkların kahraman - ana karakter değil de bildiğimiz kahraman - oldukları yapımların sayısının gittikçe artıyor olmasının sadece rastgele çekilmiş belirli bir örneğin yüksek rating almasının bir sonucu olup olmadığı. Eğer yapımcıların tercihini sadece yüksek ratingler belirliyorsa, o zaman bu tür yapımların yüksek rating almasının nedeni ne peki?

İmaj çağında yaşadığımız söylenip duruyor. Belki de bu tehlikeli ancak cazibeli yaratıklar normal kahramanların ulaşabildiklerinden daha parlak bir imaj seviyesine ulaşabiliyorlardır. Çekicilikleri ve karizmaları nedeniyle insanları kendilerine kolayca hayran edebiliyorlardır. Hem de normal - insan olmadıklarından, doğaları gereği benliklerinde kötülük ya da kaotiklik barındırdıklarından bildiğimiz kahramanların bulaştıklarında ayıplanan ama izleyiciyi ayartan davranışlar sergileyebilmeleri belki de onları ekrana taşıyan başlıca sebeplerden biridir. 

Belki de durum bu kadar da basit değildir ve biz ne kadar imaj dünyasında yaşadığımıza inandırılsak da derinlerde bir yerlerde dünyada hala bazı sanal olamayan değerler varlığını koruyor ve bizler de geleceğe ilişkin içinde bulunduğumuz hayatların dışında bir takım beklentiler içine girmeye devam ediyoruzdur. Eğer öyleyse bu beklentilerle beyaz ekrandaki "canavar"lar arasında nasıl bir bağlantı olduğunu sorgulamamız gerekiyor.

Her şey insanların bilinen kahramanlardan ümitlerini kesmeleri ile başladı sanırım. Dünya artık öyle bir hal almıştı ki bildiğimiz kahramanlar etten kemikten erkek ve kadınlar bizler için kurtuluş anlamı ifade etmez oldular. Düşler dünyasının dışında yer alan kolektif kurtuluş mücadelelerinden ve hatta new age tarzı bireysel kurtuluş ütopyalarından bahsetmiyorum bile. Süper kahramanların bile işe yaramadığı bir çağdan bahsediyoruz.

İşte o anda devreye, tarihte benzer durumlarda olduğu gibi, altın çağa ya da kökenlere dönüş fikri yanı verdi bir çok televizyoncunun ve sinemacının aklında. Peşi sıra bilindik karakterlerin bilinmeden önceki hallerini gösteren devam filmleri vizyona girdi. Hatta devam niteliğindeki Süperman filminde bile asıl çocuk süper kahramanlık işlerine bir süre ara vermiş belki de köklerine dönüp arınmak için kendi gezegenine yolculuk edip dönmüştü. Sonuç olarak kısa sürede bu stratejinin de işe yaramadığı görüldü. 

Ne yapılırsa yapılsın cici kahramanlar hatta sırası geldiğinde Wolverine bile izleyiciyi kendine çekemiyordu. Bu sonucun doğmasında bu filmlerin vs. senaryolarının kötü yazılmış olması da etkili olmuş olabilir ama kanımca olay bundan ibaret değil. Tüm bu stratejinin başarısızlığı ve artık rollerin değişmiş olduğunun göstergesi ise yine bir yeniden çekim serisinde, Joker'in düşerek öldüğü (ve böylece bir zafer kazandığı hatta Harvey Dent'i dönüştürerek kazandığı zaferi perçinlediği) sahnede Batman'le yaptığı diyalogda muhteşem bir biçimde ifade edilmektedir.** Yeri gelmişken Christopher Nolan'a saygımızı bildirelim. Bahsi geçen sahnede bu dünyada hiç bir süper kahramanın artık steril bir iyilik ve güzellik abidesi olarak varlığını sürdüremeyeceği net bir biçimde ilan edilmiştir.

O zaman geriye kurtarıcı olarak özdeşleşmek için kimler kalmıştır? Masumiyetlerini yitirmiş, yaralı? süper kahramanlar ya da bildiğimiz canavarlar. Dünya öyle bir hal aldı ki, artık yetiştirmiş olduğu kahramanların kimseyi kurtaracak güçleri yok, insanlar da kendilerini kurtarmaları için dört elle "canavarlar"a, diğer bir deyişle bu dünyaya ait olmayana sarılıyorlar. 

Belki de sıra yavaş yavaş yeniden dünyanın lanetlilerine geliyor...



* http://en.wikipedia.org/wiki/Succubus
** http://www.youtube.com/watch?v=GZyMCm-NFB0

Posted on 7:10 AM

hayır!

Filed Under (,) By yalçın at 7:10 AM

Günümüzde siyaset teorisi kapsamında yer alan önemli tartışmalardan birisi de özne meselesi hakkında cereyan etmektedir. Bu tartışmanın en temelinde yatan sorulardan birisi ise öznenin kurucu bir varlık mı olduğu yoksa bizzat kendisinin ideoloji, söylem ya da benzeri başka bir süreç tarafından kurulmakta olduğu biçiminde dile getirebileceğimiz köken sorusudur.

Sanırım bu soruya diyalektik bir yaklaşım aracılığıyla yanıt getirmek istediğimizde öznenin hem kurulun hem de kuran bir varlık olduğu fikrini öne sürmek doğru olacaktır. Özne eş zamanlı olarak hem kurulan hem de kuran bir varlıktır. İdeolojinin kendisinin de dahil olduğu bir iktidar yapısı içerisinde kurulmakta olan özne bu kurulma sürecinin ortaya çıkması ile birlikte kurucu bir potansiyel kazanmaktadır. Bu potansiyelin yapının yeniden üretimi ya da dönüşümü doğrultusunda kullanılıp kullanılmayacağı ise süreç içerisinde şekillenmektedir. Tüm bu kurulma ve kurma sürecinin bir kereye mahsus olmadığını belirtmekte fayda var yani biyolojik kökenin aksine bu tür bir öznenin kökeni defalarca  yeniden belirlenebilmekte ve bu doğrultuda öznenin yerine getirdiği kurma işlevi de dönüşüme uğramaktadır. Bu yüzden uzun bir dönem içerisinde artık kurulma ile kurmanın hangisinin birbirini zamansal açıdan öncelediğinin pek bir önemi kalmamaktadır. 

Pek de üzerinde durulmayan bir konu aslında marksist geleneğin de öznenin bir yönüyle kurulan bir varlık olduğunu kabul ediyor olmasıdır. Marx'ın kendisi işçi sınıfını burjuvazinin kendi elleriyle yaratmış olduğu "mezar kazıcıları" olarak nitelendirmiş, Lenin de burjuvazinin işçi sınıfını biraraya getirerek devrimci bir potansiyel kazanmasını sağladığını iddia etmiştir. Bu yüzden günümüzde sosyalistlerin referandum konusunda hareket ederken kendilerini bu özne meselesinden ve özellikle öznenin bir yönüyle kurulan bir yapıya sahip olduğu gerçeğinden koparmamaları gerektiğini düşünüyorum.

Referandum paketi yakından incelendiğinde birbirinden farklı konu öbeklerinde yapılması istenen değişiklikler karşımıza çıkmaktadır. Oysa yakından incelediğimizde tüm bu değişiklik önerilerinin tek bir projenin - yeni bir özne yaratma projesinin - anlamlı parçaları olduğunu ve iktidar partisinin  maddelerin topluca oylanması konusunda bu yüzden net bir tavır takındığını görürüz. 

Peki böyle bir projenin yürürlüğe konma zorunluluğu nereden doğmuştur? İktidar partisi son dönemde yaratmış olduğu tahribatın yükselen bir biçimde - hiç beklemediği bir odağın - tabanın direnişiyle karşılaşması sonucu asıl varlık nedeni olan sermaye birikimi konusunda kritik bir aşamaya ulaşmış olduğunu idrak etmiş bulunuyor. Eğer iktidar olarak varlığını sürdürecekse emekçi sınıfların bu tür reflekslerle karşına çıkmaması bir anlamda ehlileştirilmesi gerekmektedir. Bu yüzden emekçi sınıfın tıpkı sermaye sınıfı (tüsiad örneği) gibi yeniden kurulması, bir toplumsal özne olarak yeniden inşa edilmesi bir zorunluluk olarak karşılarına çıkmaktadır. Bir yandan hak ve özgürlüklerle ilgili belirli maddelerde değişiklik yapılması diğer yandan da çalışma dünyasına ilişki kritik yenilikler getirilip aynı zamanda yargının da dönüştürülmesi bu projenin üçlü sacayağını oluşturmaktadır. Böylece kendisine verilen haklar nedeniyle siyasi temsilcisi olarak iktidar partisini tanıyan, emeğinin karşılığında yine bu iktidar partisinin vermiş olduğu ile yetinmesini bilen ve  yetinmediği durumda burjuva adaletinin soğuk duvarları ile karşı karşıya kalması sağlanan bir işçi sınıfı kurulmak istenmektedir. Söz konusu referandum paketi bu doğrultuda atılan ilk ciddi adımdır.

Bu yüzden değişikliklerin geçmesinin içeriğinden bağımsız müspet bir tarihsel rol oynaması mümkün olamaz. Çünkü bizzat bütün bir içerik statükonun değişimiyle bir anda ortaya çıkması, yeni özgür koşullarda sosyalizme doğru yol alması beklenen öznenin niteliksel bir dönüşümünü gerçekleştirmek amacıyla dizayn edilmiştir. Solcuların kimi zaman kendisine erişemedikleri için işçi sınıfının varlığından ya da kapasitesinden kuşku duymaları geçmişte ne kadar ölümcül hasara yol açtıysa; bu sınıfı neoliberal egemenlik sisteminin karar vericiliğine terk etmeleri de sınıflar mücadelesi açısından o kadar zarar verici olmaya mecburdur.
Boykot kararı alanların en iyi ihtimalle sistem dışına bir adım attıkları düşüncesindeyim ve umarım ileriki süreçte bu yönde yol almayı başarırlar, ancak boykot etmenin - sistemin dışında yer aldığını bildirmenin gerçekten de sistemin dışında olmaya yetmeyeceğini düşünüyorum. Kaldı ki bu başarıldığında bile sistem dışına çekilerek birlikte yeni bir dünya yaratılacak türden bir işçi sınıfına bu referandum sonrası elveda deme ihtimalinin olması beni hayır demeye zorluyor. 



Hayır!

Posted on 5:35 PM

kapitalizm

Filed Under () By yalçın at 5:35 PM

Kapitalizm bir tür insan kökenli hormonlu meyveye benzemektedir. Dıştan bakıldığında oldukça olgun – hatta bazı parçaları gereğinden fazla gelişmiş – görünen ancak tadıldığında görüntünün aldatıcı olduğu anlaşılan tarzda bir meyve. Her derde iyi gelen türde şifalar muhteva ettiği iddia edilen bu meyve açısından işin ilginç ve alışılmadık tarafı, onun aslında kendisini yiyen farklı kişiler için farklı tadlar – etkiler sunuyor olmasıdır. Pek çok farklı insan çeşidi ve dolayısıyla tad bulunmasına rağmen iki temel tür etkinin öne çıktığını söyleyebiliriz. İnsanlığın büyük bir kısmını oluşturan ve bu meyvenin geliştirilebilmesi amacıyla söz konusu olan hormonun bünyelerinden çokça ayrıştırıldığı kesim için bu meyvenin tadılması kendilerine vaat edilen bolluk karşısında aslında onlardan alınandan çok daha azının geri verilmesinden kaynaklanan yavan bir tad bırakmaktadır. Hormonun diğerlerin ayrıştırılarak bu meyvenin üretimi için gerekli araçlara sahip olan ve aynı zamanda bu meyvenin alım satımından kar elde edenler içinse durum farklıdır. Onlar bu süreçte kendi kapasitelerine oranla o kadar fazlasını elde etmektedirler ki, bu egzotik tadın yarattığı müptelalık karşısında meyvenin yeni ve hatta daha gelişmiş versiyonlarını üretmek için ellerinden geleni artlarına koymayacak bir dürtünün etkisine girmektedirler.

Posted on 6:10 PM

eğitim üzerine

Filed Under () By yalçın at 6:10 PM




Devrim kavramı hakkında bir şeyler yazacağım, belki de biraz hacimli olacak. Bu yüzden biraz kaynak taraması yapıyordum. Fransa'da 68 Mayısı'nda yaşanan olaylar hakkında bir şeyler okurken karşılaştığım bir kaynakta, sürecin asli unsurlarından biri olan öğrenci hareketinin, de Gaulle yönetimi tarafından Fransa ile diğer Batılı merkez kapitalist ülkeler arasında girişilen iktisadi mücadele kapsamında gerçekleştirilen eğitim atılımının sonucunda ortaya çıkan öğrenci miktarındaki muazzam artışa bağlı olarak ve eğitim meselesinin doğrudan kapitalizmin gelişimi ile ilişkilenmesine tepki olarak doğduğu anlatılıyordu. Kapitalist blok içerisinde öne çıkmak isteyen Fransa çareyi teknik eleman yetiştirmekte görmüş, bunun sonucu yeni üniversiteler kurulmuş ve üniversite öğrencisi profili geleneksel yapısını terkederek toplumun alt sınıflarından gelenleri de kapsayacak biçimde genişlemişti. Buna karşılık, ülkedeki sanayi birikimini artırması beklenen bu kişiler mevcut birikimin kendilerinin hayattan beklentilerini karşılayamayacak miktarda olması sonucu hızla politize olup sistem karşıtı bir güç haline geldiler.

Bu aslında bizler için tanıdık bir hikaye. Türkiye'nin modernleşme tarihine merak duyanlar da, benzer bir şekilde modernleşme süreci içerisinde öğrencilerin ne kadar aktif bir rol oynadıklarını bilirler. Jön Türkler'in ikinci kuşağı - modern paradigmayı toplumsal ilişkiler ağının temel mantığı haline getirenler asıl olarak bu kuşaktır - tıbbiye, mühendishane ve askeriye mezunlarından oluşmaktadır. Bu kuşağı sahip olduğu pozitivist anlayış ve benzeri bir çok özelliği açısından eleştirebiliriz, ancak burada önemli olan nokta - yukarıda ele aldığım Fransa örneğini önceler biçimde -  modernleşme konusundaki devasa açığı kapatmaya çalışan baskıcı bir rejimin, çözümü eğitimde görmesi ve eğitim alanındaki atılımın bu eğitime tabi tutulan kuşak bünyesinde sistem karşıtı bir yapıya kavuşmasıdır. 1908'e giden süreci hatırlayalım.  

Kısaca söyleyecek olursak, eğitimin kendisinin diğer tüm nedenlerden belirli ölçüde bağımsız olarak bu özgürleşme anlarında önemli bir rol oynadığını düşünüyorum. Dar bir elit grubun halkın olgunlaşması amacıyla giriştiği bir proje olarak değil fakat tarihsel olarak ancak bu proje ile birlikte varolabilmesine rağmen ona indirgenemeyecek bir doğası var eğitimin. İnsanın kendi potansiyelini ortaya çıkarmak için giriştiği bir inşa süreci aynı zamanda. Tarihsel olarak belirlenmiş arzu ve sorumluluğun yanı sıra insana kendi sınırlarını aşmak için kendisi tarafından belirlenmiş arzuların ve projelerin peşinden gitme imkanı da sağlıyor. Her şeyden önemlisi kendi sınırlarını aşarken diğerleri ile gönüllü ve karşılıklı olarak daha "insani" ilişkiler kurmasını sağlıyor.

Gelelim bugüne. Bugün durum çok farklı. Neoliberalizm - burada doğrudan belirli bir yönetim mantığını niteleyecek biçimde kulllanılmaktadır - geçmiş egemen sınıf ideolojilerinden farklı olarak ve belki de bu tecrübelerden faydalanarak eğitim konusunda farklı bir tavır takınıyor. Önceden planlanmışçasına birbirini tamamlar niteliğe sahip olan ürkütücü mekanizmalar ile karşı karşıyayız. Bu mekanizmaların temelinde eğitim sürecinin yukarıda belirtilmeye çalışılan özgürlükçü özünün tasfiye edilmesi amacı bulunmaktadır. Eğitim, bir kendini inşa süreci olmaktan çıkıp üretim sürecinin - çoğunlukla üretim sürecinin zihinsel boyutunun - doğrudan bir parçası olarak yeniden yapılandırılmaktadır. Kendini geliştirme, hayattan haz alma ve tatmin olma artık üretim sürecinin kendisi tarafından belirlenen kıstaslara göre tecrübe edilebilmektedir. Marxvari bir açıklama yapmak gerekirse; insanlar artık hayattan zevk almak ve belirli bir - bireysel ya da toplumsal - ihtiyacın karşılanmasından dolayı tatmin olmak için çalışmamaktadırlar, zira artık çalışmanın kendisi kişiler üstü bir amaç haline gelmiş ve insanların neden zevk almaları ve neden tatmin olmaları gerektiğini belirler hale gelmiştir. Eğitime düşen görev ise bir yandan bu sürecin doğallaştırılması, diğer yandan da bu süreçte elde edilen entellektüel becerilerin çalışma esnasında yıpranan bireyin kültür endüstrisi vs. çerçevesinde kendisini rehabilite etmesi yönünde değerlendirilmesini sağlamaktır. Burada yalnızca verili arzu ve ihtiyaçların tatmini söz konusudur ve diğer insanlar bu sürece ancak bu tatmin arayışının nesneleri ya da araçları olarak dahil olabilmektedir - diğer bir deyişle bugün kendini inşa etmek asıl olarak kendini diğerlerinden ayırmak anlamına gelmektedir -. Bu yüzden eğitimin yeniden kurgulanması neoliberal sistemin arzuladığı toplumsal ilişkilerin kurulabilmesi açısından çok önemli bir konumda yer almaktadır. 

Kant'ın sapere aude (öğrenmeye cesaret et!) biçiminde ifade ettiği Aydınlanma düsturunu bugün kendini inşa etmeye cesaret et! biçiminde dönüştürerek tekrarlamak gerekiyor. Bu bakımdan da kendisi ile diğerleri arasında karşılıklı ve gönüllü bir yaratım ilişkisi kurmayı kabul eden bir insanlar topluluğu oluşturmaya yönelik bir eğitim anlayışını savunmanın devrimci bir tutum sergilemek anlamına geldiğini söyleyebiliriz.

Posted on 5:47 PM

sahip...

Filed Under () By yalçın at 5:47 PM

Özgürlüğü, tüketime indirgenmiş olan arzuların doyumu olarak algılayan insanların mülk edinmenin insanın doğasında var olan bir unsur olduğunu iddia ettiklerini sıkça duymuşsunuzdur. Ben öncelikle değişmez bir insan doğasını anlayışını savunmadığımı belirtmek isterim.* Özünü mülkiyete - bir şeylere sahip olmaya yönelmenin oluşturduğu bir türe ait olma fikri canımı çok sıktığı içindir herhalde. Bununla birlikte şu "sahip"lik meselesinin insanın bulunduğu her yerde gündeme geldiğini kabul etmek gerekiyor. Tabi ki bu gündeme geliş her durumda sabit bir biçimde yaşanmıyor. Kimi zaman sahip olma kimi zaman sahiplenme kimi zamansa sahip çıkma biçiminde gösteriyor kendisini.

Bu durumun ülkemizdeki en büyük mağdurları kuşkusuz ki solculardır. Sahip olana yani muktedir olana, sömürüyü ve eşitsizliği ortaya çıkarana karşı oldukları halde sahip olamayanlar ya da (kimi durumlarda) sahip olunanlar tarafından sahip çıkılmayanlar. Kaynakları büyük ölçüde buralarda yer alan travmaların ve yabancılaşmanın solun bugün içinde bulunduğu hali açıklamakta önemli bir payı olduğunu ileri sürebiliriz. Sol, 90'ların başında sosyal demokratlarla yapmış olduğu ittifakın dağılmasından sonra bu yabancılaşma halini aşma mücadelesi vermektedir. Bu mücadelenin varlığı sorunun aşılması umudunu canlı tutmaktadır, ancak şimdiye kadar verilen mücadelelerin bu yabancılaşma durumunu veri aldığını ve solun kendisini var etme stratejisini kimlik açısından öteki olarak kodlananlarla birlikte hareket etme biçiminde kurgulandığı gerçeğini de göz ardı etmemek gerekmektedir. Mevcut strateji solun ülkenin geniş bir coğrafyasında halk ile arasında bağ kuramaması biçiminde özetleyebileceğimiz yabancılaşma sorununu pekiştirmekte ve böylece bir kısır döngü yaratmaktadır.** 

Bu süreç içerisinde elde edilen tecrübe tabi ki oldukça değerlidir. Bununla birlikte ben sorunun esas çözümünün yine bu sahiplik meselesiyle  ilişkili olarak çözülebileceğini düşünüyorum. Solun var olma stratejisini sahip olana karşı sahiplenen olarak hareket etme biçiminde kurgulaması gerektiğini savunuyorum. Bu strateji kavramların ilk planda akla getirdiği gibi mülkiyetçi bir anlayışa dayanmamaktadır. Burada sahiplenmekle kastedilen belirli malın, belirli bir toprak parçasının sahiplenilmesi değil, tüm dünyanın - yaşamın kendisinin sahiplenilmesidir. Sahip olana karşı sahiplenen olarak muhalefet etmek ise; her alanda sömürene karşı sömürülenin davasını gütmek, sömürülenlerin kendileri adına verdikleri mücadelede onlara yoldaş olmak ya da bu tür bir mücadelenin yaratılması için çaba sarfetmektir. Bu da ancak solun ağırlıklı olarak beslendiği kültürel damarlar dışında yer alan sömürülenlerle de özdeşleşebilmesi ile mümkün olacaktır. 

Kim bilir belki de sahip çıkılmanın anahtarı tüm bu suni yabancılaşmaların etkilerinden silkilinip daha fazla sahiplenmektedir?




* Bu noktada Türkçe'nin de işleri hiç kolaylaştırmadığını belirtmek gerek. Dilimizde, temelde olanı ifade etmek için kullandığımız "var" sözcüğü İngilizce ya da Almanca gibi dillerde var olan olma - sahip olma ikiliğini (to be/to have ya da sein/haben) ortadan kaldıran ve bu ikiliğin terimlerini özdeşleştiren bir anlama sahip. Bu sözcüğü ne kadar sık kullandığımızı ve neredeyse her kullanışımızda oluşu sahip oluş ile özdeşletirmekte olduğumuzu düşünürsek durumun ciddiyetini daha iyi kavrayabiliriz.
** Chp içinde yaşananların son dönemde belirmiş olan solun toplumsallaşma ihtimalini zayıflatacağı  yönündeki argümanları biraz da bu çerçeveden değerlendirebiliriz sanıyorum. 

Posted on 7:23 AM

Yunanistan'ın Defansı Kuvvetli!

Filed Under (,) By yalçın at 7:23 AM


Bu zafer görüntüsü 2004 yılında düzenlenen futbol Avrupa Şampiyonası'nı kazanan Yunan milli takımına ait. Futbolla ilgilenenlerin hatırlayacağı gibi Yunanistan o şampiyonada son derece defansif bir futbol sergilemiş ve bunda başarılı olarak birer farkla kazandığı kritik maçların ardından kupaya ulaşmıştı.


Aynı Yunanistan bugünlerde savunma yeteneğini başka bir alanda ortaya koymakta. İnsanlar Atina'da ve diğer bir çok kentte gelecekleri hakkında karar alma özgürlükleri üzerine küresel sömürgenlerin ülkelerinin geleneksel yönetimleri aracılığıyla koymak istedikleri ipoteğe karşı direniyorlar. 

İşin diğer ilginç yanı ise şu; 2004'te gelen şampiyonluğun yönetimi Otto Rehhagel isimli bir almanın elindeydi. Son günlerde yaşanan olayların ve sergilenişin ortaya çıkmasında da almanların rolü olduğu söyleniyor ancak bu seferki hiç de yunanların hoşuna gidecek cinsten bir yönetim değil şüphesiz.

Ancak daha önce de belirtmiş olduğumuz gibi yunan halkının güçlü bir defans yeteneği var. Eminiz ki yönetimlerinin ve uluslararası sermaye ile eklemlenmiş olan kapitalist sınıfın "amansız" saldırılarını karşılayacak ve kendilerini zafere ulaştıracak yeni Zagorakis, Dellas ve Charisteas'ları ortaya çıkaracaklardır.


Gelecekte tüm dünya halklarını bugünlerdeki gibi, uzun mücadeleler sonucu elde ettikleri hakların ellerinden alınmasına karşı savunma yaparken değil de insanca bir yaşamı örgütlemek için karşılarına çıkan engelleri aşan bir hücum mücadelesi verirken görmek dileğiyle, Yunanistan'a selam...





Zaman, filozoflar tarafından hareket mefhumu ile ilişkilendirilerek ele alınan bir soyutlamadır. Hareketin nasıl temellendirileceği meselesi ise bu açıdan bakıldığında felsefe okullarının zaman hakkındaki görüşlerinin nerede farklılaştığını gösteren belirleyici unsur olmaktadır. Materyalistler hareketin temelinde maddenin deviniminin mevcut olduğunu iddia ederlerken idealist felsefenin temsilcileri hareketi doğa üssü bir Varlık anlayışı ile ilişkilendirirler. Hegel'in zamanı mutlak bir mantıksallık biçiminde ele aldığı Evrensel Akıl'ın kendi-dışındalığı içinde yani doğada kendisi için varolan bir olumsuzluk olarak ele alması bu ikincisinin tipik bir örneğidir.*

   Tarih felsefesi ise zaman meselesi çerçevesinde gündeme gelen hareketin gerçekleştiği mekanın soyut bir uzay olmaktan çıkarılıp içinde yaşadığımız dünya olarak ele alınmasıyla şekillenmeye başlamaktadır. Buradaki temel sorunlardan birisi hareketi gerçekleştiren faillere ilişkin olanı yani özne sorunudur. Öznenin bu süreç içerisinde kurucu bir aktör olarak mı yoksa kendisinin de belirli ilişkiler çerçevesinde kurulmuş bir varlık mı olduğu,  bilinç meselesi bu alanda öne çıkan konulardır. Tüm bu sorularla birlikte ortaya çıkan başka bir tartışma konusu ise tarihin bir amacının olup olmadığı meselesidir.
 
   Erekselci (teleolojik) görüş bu soruya olumlu yanıt vermektedir. Bu görüşe göre tarih insanların gerek bireysel gerekse kolektif özneler olarak giriştikleri eylemler aracılığıyla gerçekleştirmeye çalıştıkları hedeflerden farklı belirli bir amaca sahiptir. Bu görüş günümüzde geçerliliğini yitirmiş gibi görünmektedir. Gelecekte yeni bir kurguya dayanarak yeniden geçerli bir hale gelip gelemeyeceğini bilemeyiz. Zaten burada ağırlıklı olarak erekselcilik karşıtı olarak adlandırabileceğimiz konvansiyonel bir tavır üzerinde durmak istiyorum.

   Erekselcilik karşıtı olan görüşler içerisinde iki farklı eğilimin mevcudiyetinden bahsedebiliriz. Bunlardan ilki tarihin bir amacının olmadığı düşüncesini bireylerin tikel belirli erekler dışında tarihsel bir hareket içerisinde olamayacaklarını, oldukları takdirde de felaketle sonuçlanmaya mahkum bir durumun doğacağını ileri süren liberal - muhafazakar sentezdir. Diğer eğilim ise tarihin kendisinin belirli bir ereğinin var olmadığını ileri sürerken insanların ortak amaçlar doğrultusunda dünya çapında belirli dönüşümler gerçekleştirerek kendi aralarındaki ilişkileri niteliksel dönüşüme uğratabileceklerini ve daha adil ve yaşanabilir bir dünya için bu dönüşümü gerçekleştirmeleri gerektiğini savunan devrimci görüştür. Bu görüşe göre tarihin belirli bir amacının var olduğunu düşünmemizi sağlayan şey bu düşüncenin gerçekliği yansıtıyor olması değil, insanların tarihi belirli erekler doğrultusunda yönlendirebilme gücüne sahip olmalarıdır.
      
   Peki tarihsel bir anı, bir olayı yukarıda devrimci görüş olarak adlandırdığımız eğilim açısından nasıl değerlendirebiliriz? Bu tür bir değerlendirme yapabilmek için aklımızdan çıkarmamamız gereken iki önemli husus olduğunu düşünüyorum. Bunlardan ilki, devrimci öznenin tarihi belirli bir erek doğrultusunda biçimlendirmek amacıyla girişmiş olduğu eylemin, doğurduğu olasılıklar açısından ereğin gerçekleştirilebilmesi potansiyelini açığa çıkarma zorunluluğudur. İkincisi ise eylem anı ile ereğin gelecekteki muhtemel gerçekleşme anının tarih olarak adlandırdığımız devinim sürecinden koparılmadan, bu ikisi arasında kalan sürecin hakkı verilerek incelenmesi gerekliliğidir. İlk husus - potansiyel meselesi olarak adlandıralım - bizi giriştiğimiz eylemleri doğurması muhtemel sonuçlar açısından yani çok yönlü bir biçimde değerlendirmemiz gerektiği konusunda uyarmaktadır. Diğer bir deyişle bir eylemin ya da olayın anlamı onun açığa çıkardığı olasılıklar doğrultusunda anlaşılabilir. Bu olasılıkların amaca ulaşılması için gereken adımların atılması açısından sağlam bir temel oluşturuyor olması potansiyel sorununun aşılması anlamına gelmektedir, aksi takdirde dünyaya getirilmiş olan ölü bebek için yas tutulması gerekecektir. Süreç meselesine gelince; yukarıda belirtmiş olduğumuz iki anı tarih olarak adlandırdığımız devinim sürecinden soyutlayarak ikisi arasında doğrudan bir bağ kurmak, ilk anda ortaya çıkan diğer olasılıkları ve bunlar içerisinden gerçekleşmiş olan olasılığın geçmiş olduğu uğrakları değersizleştimek anlamına gelmektedir. Böylece ilk an ikincisinin gerçekleşmesini sağlayıp sağlayamamasına göre mutlak bir biçimde iyi ya da kötü olarak adlandırılacaktır. Kuşkusuz ki bu sahte bir tarih görüşüdür. 

   Demek ki 1 Mayıs 2010 tarihinde Taksim'de yapılan kutlamalar türünden bir olayı değerlendirebilmek için öncelikle bu olayın açığa çıkardığı olasılıkların niteliği daha sonrasında da bu olasılıkların ne ölçüde realize edildiği, bu süreçte eylemi gerçekleştirenlerin hedefledikleri erek yolunda bir gelişme olup olmadığı sorgulanmalıdır. Süreç meselesi hakkında bir yorumda bulunmak için henüz erken, ancak potansiyel sorunu hakkında anlamlı bir şeyler söyleyebiliriz: 1 Mayıs kutlamaları ne yazık ki beklendiği gibi çeşitli taleplerin toplumsal koşullara uygun, politik bir program biçiminde dile getirebilmekten uzaktı. Bununla birlikte kutlamaların Taksim'de gerçekleştiriliyor olmasının insanlar üzerinde yaratmış olduğu olumlu etki ve bu etkinin kamuyuna yansıyışı, 1 Mayıs'ın özündeki talep ve ereğin toplumun daha geniş kesimince benimsenmesi olasılığını doğurmuştur. Bu gerçekten önemli bir gelişmedir. Asıl önemli olan ise bundan 30 yıl sonra, 32 yılın ardından yapılan kutlamaların kürsünün acziyeti vs. ile mi yoksa bireylerin toplumsal mücadelenin saflarına katılışları açısından bir dönüm noktası olarak mı hatırlanacağıdır. Bu sorunun cevabını ise bugünden sonra verilecek olan mücadele belirleyecek.
 
 
* Hegel (1997), Doğa Felsefesi 1: Mekanik, İstanbul: İdea Yayınları, s. 54-55