Dialektik... kritisch und revolutionär
Değerli okur! "Eleştirel ve devrimci diyalektik" Karl Marx'ın ayrıntılı bir açıklamasını yazıya dökme fırsatını asla yakalayamadığı ancak tutkulu bir biçimde bağlı olduğu yöntemini adlandırmak için kullanmış olduğu bir ifade. Ayrıca burada paylaşılan denemelerin dile getirdiği arayışın nesnesini oluşturuyor. Bu arayışı kendini eski metinlerle sınırlayan bir tür ruh çağırma ayini olarak değil içinde bulunduğumuz zamanda bizleri çevreleyen kimi kuram ve pratikleri inceleyerek sürdürmeyi seçtim, çünkü diyalektiğin donuk kalıplar bütününden ziyade içinde bulunduğumuz an'ı kavramamızı sağlayan canlı bir teori olduğunu düşünüyorum. İnsanın hakikati arama çabasında hayat bulan ve bu çabanın evrimine katkıda bulunan bir diyalektik anlayışını paylaşmak dileğiyle...
Posted on 11:50 AM

Bir HAYIR yazısı daha

Filed Under (,) By yalçın at 11:50 AM





16 Nisan’da yapılacak olan referandum türünden, sayısız kişi, kurum ve gelişmeyi birbirine bağlayan olayları değerlendirmek daima güç bir iştir. Neyi dışarıda bırakıp neyi dahil edeceğini tespit edebilmek kadar nereden başlayacağına karar vermek de insanı zorlar, zorluyor da. Bu yazı bir Hayırcı tarafından; kendi hayırının altını doldurmaya çalışan, henüz kararını vermemiş ya da evet demeyi düşünen çeşitli kesimlere yönelik olarak yazıldığı için, meseleyi referandumda hayır demeli miyiz? daha doğrusu neye, niçin hayır demeliyiz? soruları etrafında ele alacaktır.

Öncelikle işin sıfır noktasından başlayalım. Evet ile Hayır arasındaki çekişme anlamsız bir didişme, sonucu – kazananı ve kaybedeni baştan belirli bir mizansen ya da bu kamplarda yer alanların kazanmaları halinde her türlü muratlarına erecekleri sihirli bir olay değildir. Evet kazanırsa hedefine oldukça yaklaşmış olacaktır belki ancak ülkeyi yönetemeyen – unutmayalım ki, mevcut OHAL ve referandum da bunun bir sonucudur – mevcut iktidarın genel seçimlere kadar nasıl idare edeceği tam bir muammadır. Kaybetmesi halinde daha da zorbalaşacağı; yeni zorlamalarla, Allah’ın yeni lütufları için yapılacak oyunlarla kamuoyunu meşgul edeceği kesindir. Hayırın kaybetmesi durumunda son iki ayda ortaya konan – 2013 ve 2015’in bakiyesini canlandıran – emek ve yaratılan etki üzerine savunma hatları inşa etmesi; kazanması halinde ise yeni bir Türkiye için hayırları ortaklaştırma yollarını örmesi gerekmektedir. Ayrıca sonuç hiç de Evet için çantada keklik görünmüyor. Hatta kesin olan bir şey var ki, halkın yüzde 85’inden fazlası sandığa giderse referandum hayırlı bir biçimde sonlanacak. Bu hem de Evet’in siyasal iktidarın tüm olanaklarını saldırgan bir biçimde ve millete gına getirecek ölçüde kullanıyor olmasına rağmen böyle. Dolayısı ile referandumun anlamsız bir itişme olmaktan uzak olduğunu; bir zorunluluk ve de bir fırsat ile karşı karşıya olduğumuzu kavramamız ve de oyumuzu kullanıp, tercihen mührü Hayır’a basmamız gerekiyor.

Söyleyeceklerimiz bununla sınırlı değil. Hayır’ın neye ve ne amaçla verildiği üzerinde durarak anlamını ve de değerini belirlemeye çalışıyoruz. Neye hayır dediğimiz ilk planda oldukça açık: Tek adamlığa, tek adam rejimine, sistemine, iktidarına, yönetimine... külliyen hayır diyoruz. İşin önemli yanı, bunu sadece malum bir kişi için söylemiyoruz. Söz konusu kişi özelinde cisimleşmiş bir rejime, iktidar ve sömürü sistemine itiraz ediyoruz. Bugün önümüze tek adamlık dayatması biçiminde konulan şey aslında, bu ülkeye – ve de son dönemde mantar gibi bittikleri diğer ülkelere – tek adamlıktan, otoriter popülist rejimlerden başka önerebileceği hiçbir şey kalmamış olan neoliberalizm ve de onun bu coğrafyadaki en hevesli/maharetli formasyonu olan siyasal İslam’dır. Referandumda bizden fiilen uygulanmakta olan tek adamlık rejiminin hukuki üstyapısını onaylamamız isteniyor. Hayır diyerek ülkenin hiçbir yapısal sorununa gerçek bir çözüm sunamayan bu ikilinin bizleri koşulsuz şartsız esir almasına karşı çıkmış oluyoruz.

Neoliberalizm ve siyasal İslam - İslami söylem ve imgeleri kullanarak uluslararası kapitalizm ile eklemlenme projesi - ikilisinin yarattığı iktidar ve bugüne nasıl geldiğimiz üzerinde durarak bizim hayırımızı netleştirmeye çalışacağım. Mevcut iktidarın bu sistemin ilk ürünü olmadığını hatırlatmakla başlayayım. 80’li yılları hatırlayanlar, işin aslına ilişkin kolayca fikir sahibi olabilirler. Bugün karşımızda olan iktidar, 15 yılın sonunda, sistemin ikinci sürümünün en yeni güncellemesi (2.x) olarak değerlendirilmelidir. Bu sürüm 2010 yılında gerçekleştirilen yine bir anayasa referandumu sonrası geri dönüşü olmayan yola girmiş bir sınıf iktidarıdır. 2010 yılında 82 Anayasası’nı bu anayasanın mantığını pekiştirecek şekilde, yürütmeyi güçlendirerek değiştiren ve de bunu hegemonik kapasitesini kullanarak demokratikleşme diye kabul ettirebilen iktidarın anatomisini anlamak açısından onun bir sınıf iktidarı – bununla egemen sınıf içindeki rekabeti yönlendirme ve de emekçi sınıfları tahakküm altında tutabilme kapasitesini kastediyorum – olduğunu kavramak önemlidir. İdeolojik hegemonyası gerilemiş olsa da sınıfsal açıdan iktidarını önemli ölçüde devam ettirmektedir.

Bu iktidarın sacayağını oluşturan temel öğeler üzerinde durarak Hayır’ın anlamını, neye hayır dediğimizi belirginleştirmeye çalışalım. İşin iktisadi kısmı ile başlayalım. Karşımızdaki tek adam iktidarı her neoliberal iktidar gibi varlığını devletin düzensizleştirilmesi, piyasalaşma ve finansallaşma gibi karakteristik iktisat politikalarını uygulamaya geçirmeye adamıştır. Bununla birlikte ücretlerin düşürülmesi ve işsizlik oranlarındaki artış yine tipik bir neoliberal çıktıdır. Önemli olan bunun nasıl yönetildiği. Kullanılan araçlar aslında oldukça tanıdık, borç ve sosyal yardım ancak bunların nasıl kullanıldığı üzerinde durmalıyız. Tüketici kredilerinin, kredi kartlarının, mortgage’ların insanların barınma, beslenme, giyim, eğitim, ulaşım ve entelektüel gelişim gibi temel haklarına kalıcı bir çözüm yaratmaktan ziyade onları kronik borçluluğun pençesine alarak terbiye etmeye yarayan biçimde kullanıldığına tanık oluyor ve de yaşıyoruz. Yine sosyal yardımların da, kamu kaynakları ile gerçekleştirilen ancak iktidarın özel icraatı gibi sunulan hepimizin malumu olan ayni ve maddi yardımların da, yoksulluğu ortadan kaldırma ve de bu yardımları alan insanların kendi kendine yetebilmelerini sağlayacak toplumsal dönüşümü gerçekleştirmekten uzak olduğunu görüyoruz. Ancak durum sadece bununla sınırlı değil. Eğer öyle olsaydı emekçi sınıfların hem daha üst seviye gelirli olanları hem de daha dar gelirli olanları iktidara karşı çok daha kolay bir biçimde net bir tavır alırlardı. Bunu engelleyen unsur, borçlandırmanın ve sosyal yardımların boyunduruk altına alma gücüdür. Her ikisi de emekçi sınıfları terbiye etmekte, güvencesizleştirmekte ve de iktidarın varlığına dair sistematik bir ihtiyaç içerisine sürüklemektedir. Ayrıca dini ve dini olmayan imgeler kullanılarak bu zorunluluğa ilişkin mitler yaratmaktadır. Sonuç olarak, artan sömürü ve yabancılaşma oranları borçlanarak yapılan bina, yol ve köprülere yönelen fetişizmi doğurmakta; istikrar, hizmet ve hamd gibi sözcükler gerçekte tam ters yönde olup bitenlerin kutsanması anlamını taşımaktadır.

Tek adam iktidarının siyasi yönü öncelikle kendisini var eden ve asla aşılmaması gereken çizgilerin belirlenmesi ile başlar. O da uluslararası sermayenin çıkarlarını kollama ve uygulama olarak adlandırılabilir. Bu konuda memleket tarihinde eşi görülmemiş bir uyum ve “başarı” sağlanmış olması iktidarın devamını ve tek adamın kendisini bu iktidar ağı içinde kilit noktaya taşıyan önemli unsurlardan birisidir. Bu konudaki açık ya da gizli başarıların sağladığı kredi sayesinde arada kimi dayılanmalara ve esip gürlemelere göz bile yumulabilir. Önemli bir başka husus ülke genelinde pazarın kontrol edilmesidir. Mikro iktisat terminolojisi ile pazara kimin girip çıkacağı, gerçek hayatta ise inşaat, medya, tekstil gibi kilit sektörlerde kimin hangi karşılığı vererek ekmek yiyip yemeyeceği iktidar tarafından belirlenmektedir. Tüm bunlar gerçekleştirilirken dar bir aile çevresi ve danışmanlar kuşağı dışında sabit bürokratik bir gövde ve yönetici elitin yaratılmamış olması oldukça önemlidir. Tek adamın sorumlu olduğu ve de bir oranda yetkiyi paylaştığı bir yöneticiler loncası tehdit olarak algılanmaktadır ve bu işleri yapacak kadrolar taşerona havale edilir. Başarısızlık olduğunda hesap verecek olanlar da bunlardır. Birinin gidip diğerinin gelmesi kaçınılmazdır. Son olarak değinilmesi gereken husus muhtarlar. Muhtarların sistemdeki işlevi sadece canlı dinlemek zorunda kaldıkları söylevler değil; iktidarın tabana yayılmasını sağlamaktır. İktidarın yarattığı imkan ve aynı zamanda tehditlerin en tepeden doğrudan tabana yayılmasına imkan verir.

Tüm bu unsurları sarıp sarmalayan ideolojik hale, Batılı ülkelerin – özellikle Almanya’nın – gelişmişlik seviyemizi kıskandığını ve de aynı anda Osmanlı İmparatorluğu’nu dirilten bir Kurtuluş mücadelesi vermekte olduğumuzu savunan bir milliyetçilikten ibarettir. Dış ilişkilerdeki başarısızlık, askeri ve politik hezimetlere dönüştükçe; iktidarın, vaat ettiği toplumsal barışın – Kürt sorununun çözümü, Alevilere yönelik açılımlar vb. – bizzat en büyük engelleyicisi olduğu anlaşıldıkça bu ideolojik tutum son derece saldırgan bir hal almaktadır. İktidar kendi tabanınında tepkiselliği adeta kaşımakta, bu ideoloji aracılığıyla karşı tarafa kanalize etmekte, tehdite dönüştürmekte ve toplumu terörize etmektedir.

Tüm bu sacayakları birlikte işlemekte; iktisadi alanda firmalar iflas eşiğine geldikçe, dolar – dış borç rekorlar kırdıkça, bireysel borçluluk arttıkça ve yardımlar azaldıkça, siyasi alanda parti ve kadrolar işlevsizleştikçe, dış politika göçtükçe, toplumsal barış günden güne zarar gördükçe ülke yönetilemez hale gelmektedir. Ülkenin yönetilemez hale gelişi ile siyasi sistemin daralması, tek adamlığın öne çıkması neden sonuç ilişkisine dayanmaktadır; çünkü yukarıda saydığımız tüm olumsuzluklar olağanüstü tedbirler, sert ve olumsuz sonuçları düşünülmeden hızla atılması gereken adımlarla üstesinden gelinmeye çalışılmaktadır. Kimsenin rızasını almak için vakit kaybedilmemesi, tek doğru ve yeterlilik kriteri olarak iktidara duyulan sadakat olması gerekmektedir. Zira iktidarın meşruluğunun ortadan kalktığını gösterecek hiçbir olayın gerçekleştirilmesine tahammül gösterilemez. Çözüm toplumsal yabancılaşmanın gün geçtikçe derinleştirilmesinde aranmaktadır. Nefret ve şiddet eylemleri çoğalmaktadır, iktidar toplumun birbirine düşmanlaşmasını, kapatmayı bir yönetim tekniği olarak benimsemektedir. Kadınlara sokağı, öğretmenlere okulları, habercisine medyayı, sanatçısına sahneyi kapatmaktadır. Ülkenin ortak zenginlikleri talan edilirken kadınlara ve çocuklara taciz ve ölüm; hocalara, sanatçılara, hukukçulara medeni ölüm; vatandaşına ve siyasetçisine ise operasyon ve gözaltı vaat edilmektedir.

Yürütmeyi etkinleştirme arzusu artık tüm sorumluluğun meclise, topluma ya da mahkemelere karşı hiçbir sorumluluğu olmayan bir tek kişi ile memleketi yönetme daha doğrusu zapt etme ihtirasına böylece dönüşür. İktisadi ve siyasi kötü gidişin mimarı ve müsebbibi olan iktidar bizden sorunların tek çözümünün kendimizi onun ellerine daha da çok terk etmemiz olduğuna inandırmaya çalışıyor. Durum, hem Senato’nun başında olan hem de sorun çıkaran Ticaret Federasyonu’nu perde arkasından yöneten kişinin bu çatışmanın çözümü için olağanüstü yetkilerle seçilip kendisini imparator olarak atadığı Star Wars filmi senaryosunu andırmaktadır. Bu duruma yapılan her türlü itiraz ve eleştiri hainlikle suçlanmaktadır ki bu durum aslında başkan ile devletin kurumsal kimliğinin ayrılması neredeyse imkansız olduğu tek adam rejimlerinde kaçınılmazdır. Bereket referandum propaganda dönemin ilk başlarda kullanılan tehditkar dilin, hayır diyecek olanların bir çırpıda hain ve dinsiz ilan edilmesinin oy oranlarına müspet bir biçimde yansımadığı göstermesinden olacak ki şimdilik frene basılmış gibi görünmekte. Anayasa değişiklik paketinin içeriğinin tartışılmasının önüne geçilmesi için her türlü çaba sarfediliyor. Bu da aslında iktidar açısından mantıklı bir adım. Sanki istedikleri herhangi bir adımı atmalarının önünde herhangi bir engel varmış gibi memleketin yönetim sistemini neden değiştirmek istediklerini nasıl anlatabilirler ki? İnsanlara ben hem devletbaşkanı olacağım, hem partimin tekrar başına geçeceğim, meclis benim kuklam olacak, bana hesap soramayacak, yeniden seçileceğimi anladığım anda kafama göre meclisi de feshedebileceğim, aynı zamanda yargıyı ben dizayn edeceğim, bütçeyi ben hazırlayacağım, KHK’lar ile fiilen yasama organı da ben olacağım, kabine de benim istediği gibi kurar kaldırır istediğimi atarım, bir de bunların hepsi bir yana ordunun komutası da bana bağlı olacak, her türlü tedbiri alabileceğim nasıl denilebilir ki?

Bizler bunların anlatılamayacağını biliyoruz. Tüm bu düzenlemelerin teklif edilmiş olmasından bile utanç duyarak hayırımızı dile getiriyoruz. Ülkeyi bir uçurumun kenarına taşımış olan iktidarın, sorunların kaynağında olan kişilerin kendilerini sorunların çözümünün adresi olarak sunmalarını kabul etmiyoruz. Bu iktidarı yaratan neoliberal yönetişim mantığının ve onun maskesi olan siyasal İslam’ın bu ülkeye verebileceği hiçbir şeyin olmadığını dile getiriyoruz. Hayırlarımızı ortaklaştıracak, zenginliği paylaşan, barışın, eşitliğin ve özgürlüğün Türkiye’sinin kuruluşu için bir ön adım olarak oyumuzu kullanıyor ve de oylarımıza sahip çıkıyoruz.